Kimim ben?

“Nerdeyim ben?” bilmiyorum! Yerde miyim, gökte mi? Yoksa ikisinin arasında mı? Eğer ikisinin arasındaysam, yalnız değilim çünkü bütün canlılarla aynı üç boyutlu yanılsamanın içerisindeyim. Sahip olduğum fiziksel bedenin içinde miyim, dışında mı? Yoksa tam yüzeyinde mi? Eğer tam yüzeyindeysem yalnız değilim çünkü bütün insanlarla aynı rüyanın içinde, göründüğüm gibiyim.
Peki, ama ya o fiziksel bedenin içindeysem! Bunca yıldır aynada gördüğüm kişi ‘ben’ değilsem! Olduğum değil, göründüğüm kişi olmuşsam! Aramak yerine hazır verileni kabullendiysem! Görünen bedenin içine hapis olmuş ve bir türlü dışarı çıkamıyorsam! Aslında çok kolay yaşayabileceğim mutluluk, huzur gibi duygular, fiziksel beden süzgecinden geçirilerek somut olaylara ve maddelere bağlanıp ilişkilendiriliyorsa! Ya özgür olan ‘ben’ bu dünyanın kuralları ile sınırlandırılan fiziksel bedenimin esiri olmuşsam! Yine de yalnız değilim çünkü dokunamadığım ancak hissettiğim, yaşayamadığım ancak gözlemlediğim, tanımlayamadığım ancak anladığım, yokluktaki (dünyadaki) varlığımın varlıktaki (varsa eğer öbür taraftaki) yokluğumdan daha önemli olduğunu düşünen bilinmez bir gücün varlığına olan umutlu bir inanış ve çaresiz bir bekleyiş var benimle birlikte olan…

“Kimim ben?” merak ediyorum! Çalışan, sürekli gezen ve güzel bir mesleği olan çoğu kişinin yerinde olmak isteyeceği çalışkan biri mi yoksa bir yere ait olma duygusunu kaybetmiş, ne zaman akıp giden hayatın yönünü değiştirmek istese sonunda kendini hep aynı yönde akarken bulmuş, sürekli aradığı ve tam bulduğunu zannettiği sırada hayatın oynadığı bazı oyunlar sebebiyle çok istediği şeylerden vazgeçmiş, bastırılmış mutluluğu yontulmuş isyankarlıkla karıştırıp duygusal tepkisizlik elde etmiş, çok basit olduğunu bildiği yaşamı karıştırmaya devam etmekten kendini alamamış bir salak mı? Tabi ki ikincisi…

“Neden okuyorum?” anlamıyorum! Bir şeyler okudukça, hayatı anlamaya çalıştıkça, tecrübelerden dersler çıkardıkça, insanları sözlerini kesmeden dinledikçe, doğayı gözlemleyip kendimi gördükçe aptallaşıyorum. Her gecen gün salaklığım daha da artıyor. Bildiğimin, bildiğimi sandığımın ve algılayabildiğimin bir sürahi dolusu su olduğunu sanırken, her geçen günün sonunda buharlaşa buharlaşa bir su damlasına döndüğümü görüyorum. Kap büyüyor, su azalıyor. Su azaldıkça yaşamı anlamaya çalışmak daha da umutsuz bir hal alıyor. İlk başta verdikleri bir bardak suyla idare etmek dururken niye kaşındım onu da anlamıyorum!..

Değişiyorum! Artık kendimi bir kalıba koyamıyorum. Su gibi konduğum kabın şeklini alıyorum. Şunu yapmam bunu yaparım diyemiyorum. Sunu severim bunu sevmem diyemiyorum. Söylediğim cümlelerle tezada düşen yaşantımın arasında kaldıkça kendime kızıyorum. Geniş zamanlı cümlelerimi şimdiki zamana çevirmeye çalışıyorum. ‘Bunu yemem!’ yerine ‘Şimdi canım istemiyor!’ dediğimde başka bir zaman ‘Yiyebilirim!’ diyebiliyorum. Ne kadar çalıştıysam da olaylara karşı sabit bir tepki oluşturamadığımı ve oluşturamayacağımı artık biliyorum. Aynı teklifle gelen iki insana farklı şekilde davranmamın sadece benim tutarsızlığımın değil onların da kişiliklerinin bir ürünü olduğunu artık biliyorum. ‘Onlara öyle bize gelince böyle!’ gibi sitemler ile benim ruh halimi düşünmeksizin her zaman aynı tepkiyi göstermemi bekleyen insanlara ise sadece gülümsüyorum. İnsanları bir şeyler yapıp yapmadıkları için değil sadece kendileri oldukları için sevmeyi bilmeyenlere bir şeyler anlatmaya çalışmak onların böyle olma özgürlüklerine müdahale olacağı için sessiz kalmak gerektiğini düşünüyorum. Herkes kendi doğrusuna inanmakta ve ona göre yaşamakta özgür. Ben de kendi doğrularımı bulmaya çalışıyorum. Değişiyorum, duygularımla, düşüncelerimle, hayata bakışım ve onu yorumlayışımla…

Gülüyorum gevrek kahkahalarla Tanrı’ya! Ancak bu kadar eğlenceli bir yaşam hazırlanabilir diye. Her ne kadar ikimizin ortak bir ürünü gibi görünse de, O hayatımı tasarlayan mimar ben ise soyut olanı somuta çeviren bir mühendis.
İpin ucundaki kukla gibi… Garip olan şey ise şu; Tanrı ipleri o kadar gevşek tutuyor ki, ne yaparsam yapayım beni sınırlandırmıyor. Belirli bir süre sonra sanki her şeyi kendim yapıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden kızdığım Tanrı değil kendim oluyor. Yanılsama dedikleri bu olsa gerek…

Saçmalıyorum! Garip şeylerle ilgileniyorum, Tanrı’yı sorguluyorum, hayatı yaşamak yerine anlamaya çalışıyorum. İnsanlar bu konuları konuşmak istediklerini söylediklerinde mutlu oluyorum. Ancak ya ilk birkaç dakika içinde insanlar bunalıp konuyu değiştiriyor ya da durumumun çok vahim olduğunu söyleyip bir doktora git diyorlar. Artık karar verdim bu konular hakkında konuşmamaya. Konuşurken yalnız olmaktansa konuşmayıp kalabalığa karışmak daha mantıklı geliyor bana…

Tepkisizleşiyorum! İnsanlara, olaylara, Tanrı’ya karsı tepkisizleşiyorum.
Meydana gelen hiçbir olay artık beni şaşırtmıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor deyip zerre kadar değiştirmeye çalışmıyorum. Çünkü ne zaman ufak bir değişim girişiminde bulunsam bunun sonucunda o insanlara değer vermeye başlıyorum. Değer verdiğim insanların o değere layık olmadıklarını gördüğümde ise neden bu kadar salak olduğum için kendime kızıyorum. Bu yüzden artık tepkisizleşiyorum. İnsanları sonucunun kötü olacağını bildiğim şeyleri yapmamaları için bile uyarmıyorum (Ölüm hariç tabii ki!). İnsanları onlardan daha çok düşünmekten yoruldum artık. Kendime olan güvensizliğimin diğer insanlara karsı aşırı bir değer vermeye dönüşmesini istemiyorum.
İnsanları kırmama ve üzmeme çabamın bana her zaman keder ve kasvet olarak geri dönmesini istemiyorum. Kendi yaşantımı hakları olmadığı halde işgal eden, enerjimi sömüren, beni kendimle tezada düşüren insanları artık yaşantımda istemiyorum. İnsanların peşinden koşmaktan artık yoruldum, yeni bir ben olarak tepkisizleşiyorum insanlara, olaylara ve Tanrı’ya…

Susuyorum! Sustukça nedense daha bir gizemli oluyorum. Aslında konuşanların dikkat çekmesi gerekirken ben nedense suskun olunca dikkat çekiyorum.
Suskunluğumun sebebi soruldukça suskunluğum daha da artıyor. Bunu ilgi çekmek için yaptığımı zannetseler de ben aslında suskunken suskun olduğumun farkına varmıyorum. O kadar çok şey geçiriyorum ki aklımdan tek bir kelime etmeden üç saattir oturduğumun farkına varmıyorum. Suskunluğumun sebeplerini sakladığım dolabı önlerine koyup içindekileri gösterdiğimde de ‘Aman düşündüğün şeye bak!..’ tesellisi ile karşılaşıyorum. Her zaman söylediğim gibi kimse kimseyi anlayamaz. Bunun için ‘Kimse beni anlamıyor!’ diye yakınmak yerine ‘Problemler var çözmem gereken!’ diyerek geçiştirmeye çalışıyorum…

Anlamıyorum! Beni unuttuğunu düşündüğüm Tanrı, aklıma gelmeyecek şekillerde neden hayatımı değiştiriyor anlamıyorum. Dışarıdan çok güzel olacakmış gibi görünen değişiklikleri her seferinde elime yüzüme bulaştırdığımı görüp de nispet yapar gibi tekrar tekrar karsıma çıkaran Tanrı beni nereye sürüklüyor? Ya da hayatımdaki bütün olayların sebebinin kendim olduğuna inandığım halde, neden Tanrı gibi bir gücün varlığına bağlanıp kötü şeyler için O’na isyan edip sorumluluğu üzerimden atmaya çalışıyorum? Başıma gelen veya gelecek olayların sorumluluğunu üstlenme cesaretini kendimde bulamadığım için mi yoksa bilinçaltıma yerleşmiş kader anlayışından sıyrılıp özgürleşemediğim için mi? Anlayamadığım ancak iyiliğim için olduğu tesellisi ile kendimi avuttuğum bu mutluluk oyununa inanmadığım halde nasıl oynuyorum onu da hala çözebilmiş değilim…

Seviyorum! Bunca yazdığım şeyden sonra her ne kadar inandırıcı gelmese de size, yaşamayı, insanları, doğayı seviyorum. Her şeyin birbiri ile olan mükemmel uyumunu seviyorum. Hayatın dışında kalarak hayatı yasamayı seviyorum. Tanrı’nın beni seyrettiği gibi ben de kenara geçip O’nu ve yaptıklarını seyrediyorum. İnsanların kendilerini dünyanın merkezinde görmelerini, diğer insanları sosyal ve ekonomik statülerine göre sınıflandırmalarını ve en önemlisi basit bir algı yanılması olan dünyayı ebedi gerçeklik olarak algılamalarını şaşkınlıkla seyrediyorum. Gün geçtikçe de artıyor bu şaşkınlığım…

Aşığım! Aşka aşık olma lanetiyle lanetlenmiş Koç burcunun uç noktasındaki örneğim. Aşk duygusunu bütün yoğunluğu ile öyle ulaşılmaz bir yere çıkarıyorum ki kendim bile ulaşamıyorum. Böylesine özel olan bir duygunun basit kelime ve cümle öbeklerine sıkıştırılarak ifade edilebileceğini zanneden, birbirlerine aşık olduklarını söyleyip sonra sebepsiz saatlerce tartışan insanları anlamıyorum. Seviyorum aşkı beni efkârlandırdığı için. Dünyayı boşlamama sebep olduğu için… Sınırları kaldırıp farklı boyutlara akmamı sağladığı için… Peki lanet bunun neresinde? Çıkarılıp açıklanamayacak kadar içinde, kelimelere anlamlarını yitirtecek kadar derinde, anlayabilen için görülebilecek kadar yüzeyde…

Son bölüm dedim buna… Evet son. Benim aptallığımın sonu gelmeyecek olsa da… Son diye yazdım. Sonun yeni bir başlangıç olacağını umarak. Her başlangıcın er ya da geç bir sona varacağını bilerek. Sonların kolay, başlangıçların çok zor olmasını göze alarak. Sorgulamayıp sadece yaşayacağım, düşünmeyip sadece oluruna bırakacağım, anlamaya çalışmayıp sadece kabulleneceğim, yakınmayıp mutlu olacağım bir yaşama başlamak için son dedim. Egolarımdan sıyrılıp özüm olan hiçlikte kalabileceğim bir yaşama başlamak için son dedim. İyi-kötü, güzel-çirkin ve bunun gibi sıfatları kafamdan silip, olayları ve durumları aynı sıfatlarla genellememek için son dedim. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, acıma, gibi duyguları birlik (yani her şeyin ben, benim de her şey olduğum gerçeği) felsefesiyle sindirip, sevgiye dönüştürmek için son dedim.

İçimdeki yaşam coşkusunu sürekli kılmak, hayatı dolu yaşamak için, yapmayı istediğim şeylerin bir listesini çıkardım.

Önce hayatımı kurup, sonra istediklerimi yapma çabası ve arzusu içerisindeydim. Her şey o zaman çok güzel olacaktı. Aşık olduğum bir eş, sağlıklı bir evlat, bol paralı bir iş, çok mutlu bir yaşam vs. Gerçekçi gelmedi mi? Ya da çok mu mükemmel?

Hepsinin mümkün olamayacağının farkındaydım ama hedefimin bir ütopya olması, en başarısız haliyle bile, çoğu gerçekçi hedeften daha çok güzellik ve mutluluk katacaktı yaşantıma. Duygusal dünyamda gelişen olaylar, bu olumlu düşünceleri “hayatın gerçekleri” ciddiyetiyle bezeyince, geleceğin bana çok da bonkör olamayacağı kaygısına kapıldım. Ya aşka sırt dönerse yürek? Ya denklemin para kısmı bilinmeyenle dolarsa? Garantisi yoktu geleceğin ve geçmişin olguları yetersizdi anlam çıkarıp geleceği tahmin etmek için. İşte bu noktada karar verdim, hayatımı dolu dolu yaşamaya. İçimden geldiği gibi, istediğim şeylere öncelik tanıyarak. Ne gelecek için kaygılanıp zamanı çarçur etmek, ne de geçmiş için dövünüp hayattan umut kesmek doğru olan. Yatırımı kendime yapmak istedim çünkü ben buna değerim!

2 thoughts on “Kimim ben?

  1. Kimsin sen sorusunun cevabını bulamadığım, ısrarla okuduğum ve son olarak cevabın burda olmadığını anladığım değerli arkadaşım için birşeyler yazmadan geçmek istemedim ve benim için hayatta önemli yeri olan, çok değerli olduğunu düşündüğüm bir insanın yazmış olduğu manifestoyu seninde okumanı istiyorum.Kimsin sen sorusuna ben cevap bulamadım ama öyle bir 12. madde eklemeni istiyorumki kimsin sen sorusunun cevabını orda bulabileyim!…

    Şimdiden teşekkür ediyorum,

    işte 50 yaş manifestosu;

    https://ql.com.tr/articles/50-yas-manifestosu

    1. “Kimim ben?” de aslında yaşadığından yola çıkarak kim olduğunu arayan biri var. Yaşamın sırlarını bilen ama bulunduğu sıkışmışlıkta kalıplara konulmaya mecbur bırakılan bırakılan biri…
      Yazıyı okudum ve çok beğendim. Hepimizin bilip uygulama kısmına geldiğinde tam anlamıyla yapamadığımız şeyler.
      12.madde içn söyleyeceğim tek şey “yazılan 49 maddeyi okumakla kalma ve hemen uygulamaya başla” olurdu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir